Ümit Kıvanç: Hakkı Devrim, feci hale getirilen Türkçe'yi korumaya çalışıyordu, eğiticiydi, yararlanıyorduk

 

"Türkçe’nin yazıldığı gibi okunduğunu da kim söylemiş?"

Ümit Kıvanç*

Dil dediğin nedir ki...

O dâhi, beriki dahi olmasın? Türkçe’nin yazıldığı gibi okunduğunu da kim söylemiş?

Meraksız, şahsiyetsiz salak üretmek üzere kurulmuş olan Türk Millî Eğitimi mekanizmasından geçerken hepimizin mecburen bellediği kutsal bir bilgi daha palavra çıktı. “Millet”i millet yapan, olmazsa olmaz bağlardan biri, dil birliği, öyle görünüyor ki, incecik bir iplikmiş. Her şeyden önce Dil’in bizi birbirimize bağladığını düşünenler, “vatandaş”ların onda biri bile değil.

Tabiî buradan, aslında birbirimize zaten sanıldığı gibi bağlı olmadığımız sonucu da çıkabilir, ama buna girmeyelim. Şu dil meselesini didikleyelim. Mâlûm, gazetecilik dil olmadan yapılamıyor. Yapılabilse ne rahat olurdu…

İstanbul Politikalar Merkezi, Denge ve Denetleme Ağı ve KONDA,  Bianet’ten Banu Tuna’nın haberine göre “kapsamı itibariyle konusunda ilk” olan bir araştırma yaptılar. Mart başında, 28 ilin 110 ilçesinde, 150 mahalle ve köyde 2587 kişiyle yüzyüze görüşerek. Başlığı, “Türkiye’de Vatandaşlık Algısı: Eşit Vatandaşlık ve Aktif Vatandaşlık”.

Araştırmada elde edilen bulgularla ilgili pek çok haber yapıldı, meraklısı bunlara çoktan göz atmıştır. Sadece “siyasete etki yapabileceğimi düşünmüyorum” diyenlerin oranının yüzde 53 olduğunu hatırlatıp, bunun ne mânâya geldiğini düşünmeyi sizlere bırakarak ilerleyeyim. Zira benim araştırmayı konu etmemin, oradaki tek soruyla sınırlı, özel bir sebebi var.

Şöyle sorulmuş: “Türkiye’de insanları ortak bir vatandaşlık bağı ile birbirine aşağıdakilerden hangisi bağlıyor?”

100 kişinin 36’sı, “din birliği” şıkkını seçmiş, 33’ü “ortak gelenekler ve kültür” demiş, “herkesi bağlayan yasalar” diyenlerin oranı yüzde 22, “dil birliği” cevabı verenler sadece yüzde 9.

“Yasalar”ın toplumumuzca böylesine önemseniyor oluşu, beklenmedik bir hal. Tahminim, bu şıkkı “başımızdaki devlet” diye tercüme edip ona göre cevap vermişler. Din ile gelenek-kültür vs’nin neredeyse başabaş oluşu, dinin sadece yüzde 36 çıkması ilginç sonuçlar. Bunların da üzerinden atlıyorum; kilitlendiğim hedef, dil meselesi. Yani “birliğimizi” sağlamada dile doğru dürüst bir karakter rolü bile biçmeyip ona figüranlığı münasip görmemiz.

Kürtlerin anadilde eğitim talebinin böylesine garipsenmesi, kızgınlıktan önce şaşkınlıkla karşılaması acaba bundan mıdır? Düşünmeden edemiyor insan. Yoksa millet-i hakime, “Zaten bu dil denen şeyin bi numarası yok ki, ne tantana ediyorsunuz” diye mi kızıyor?

Tam da sözkonusu araştırmanın sonuçlarının açıklandığı, yorumlandığı, haberleştirildiği günlerde Hakkı Devrim’i kaybetmiş olmamız yine memleket işi tuhaf tesadüflerden. Dil deyince onu hatırlamamak imkânsız.

Nasıl araştırmanın siyasî bulgularını kapsam dışı bıraktıysam, Hakkı Devrim’in siyasî görüşlerini, tutumunu aynı şekilde, kenara koyuyorum. Kendisi, özellikle kafasındaki “hukuk” ve “devlet” kavramlarının içeriği nedeniyle fazlasıyla yerleşik nizamcı bir anlayışa sahipti. Pek çok toplumsal mevzuda da sıkı tutucuydu; özgürlükçü-çoğulcu bir insana ters gelecek çok söz söylemişti. 

Bu yüzden, herhangi bir muhalif ortamda, Radikal’deki “Cihannümâ” köşesinin “Dil Yâresi” bölümünde yapmaya çalıştığı değerli iş hakkında söz söylemeye kalktığınızda büyük itirazlarla karşılaşırdınız. Oysa eğer muhafazakârlık diye bir dünya görüşü ve hayat tavrının insanlık nâmına hepimize azıcık faydası dokunacaksa, Hakkı Bey tam da bu faydayı temsilen varolan bir kimseydi: Korumaya çalışıyordu. Dilin hem hepimiz için hayatî önemini hem bizzat yaşayan bir varlık olduğunu -ve bizim ona pek kötü davrandığımızı- gösterme uğraşındaydı. Bunu da bir dil âlimi gibi değil, ansiklopedicilikle, yayıncılıkla uğraşmış bir gazeteci gibi, popüler bir mecrada yapıyordu. Eğitici bir işti, yararlanıyorduk.

Ancak Hakkı Bey’in kalkıştığı iş, daha ilk adımında, Türkçe denen dilin zaman içinde ne feci bir hale getirildiğini belgeleme faaliyetine dönmüştü.

“Geri iade etmek” diye bir deyim yoktur,
“geri vermek” veya “iade etmek” vardır

Vatan-millet-Sakarya’cı, Çanakkale’ci, Abdülhamid’çi, Orta Asya’cı millet-i hakime münevverleri bu fecaatle ya meşgûl olmamışlar veya oldularsa, bu ancak siyasî karşılaşmada puan kazanmak için olmuştu.

Türkçe’nin felaketinin ilk sebebi, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan, Ortadoğu’dan, geçmişten ve başka birçok şeyden kopma uğruna kalkıştığı olmayacak işlerdir. Mustafa Kemal’in, ucûbeliğini bizzat tecrübe ederek saptadığı ve bir aşamada çark ettiği “öz”-Türkçe’ciliğin ilk andaki en korkunç şeklinden çabuk vazgeçildi, ama devlet eliyle dille oynanabileceği, her şeyin kaldırılıp atılabileceği, her şeyin birdenbire “yürürlüğe sokulabileceği” yollu sözde “devrimci” tutum bâki kaldı. Türk Dil Kurumu denen müessese yıllar boyu, şapkayı kaldırdım, yeniden koydum, şunun yerine şunu tayin ettim, bunun manası şu değil bu… cinsinden abuk sabuk kararlar verdi, bunları topluma tebliğ etti. TDK, dilin kökleri, tarihî macerası, bileşimi ve günün ihtiyaçlarına verdiği-veremediği karşılıklarla değil, millî bilinç ve aidiyet yaratma ve imal edilen yeni dile kol bacak kazandırma işleriyle meşgûldü. Türkçe’yi en iyi, en güzel halleriyle kullanan pek çok yazarın Cumhuriyet tarihi boyunca -eğer öldürülmediler veya hapsedilmedilerse- yasaklı, kısıtlı olduğu, tukaka edildiği, çocuklardan gençlerden esirgendiği, kitabın başlı başına suç karinesi sayıldığı, birkaç idealist insanın girişimleri dışında kitap okumayı özendirecek hiçbir halt edilmeyip, aksine, kitap okumanın başa iş getireceği yollu -gayet gerçekçi- inanışların ayakta tutulduğu… gibi olguları şöyle bir hatırlamak dahi millet-i hakimenin kendi diliyle ilişkisindeki garabet hakkında fikir vericidir.

Dile emir-komuta ile nizam vermeye çalışanlar bir yandan, sol’un s’sini gördüğü her şeyi imhaya kararlı olduğu için dili işleterek, kullanarak birşeyler yapmaya çalışan nice insanı yok sayan -bazen de fiziken yok etmeyi deneyen- Türk sağı öbür yandan, “eski” kelime ayıklayıp yerlerine abuk subuk harf yığınlarını koymaya uğraşan güya “ilericilik” de ucundan, çekiştire çekiştire paraladık dili. Milliyetçiliğin hastalık derecesine vardığı ülkede, son denememde, sekiz ayrı imla kılavuzu bulmuştum. Bu ne uyduruk, ne utanç verici bir millet olma halidir; idrak edebilen için...

Eğer dile müdahale edenlerin ve TDK’nin meselesi sahiden dil olsa, belki işe yarar kararlar da alabilirlerdi. Meselâ, mütemadiyen sorun olan şapka konusunu daha en baştan, alfabeye q’yu alıp, kâmil’i, kâgir’i q ile, kara’yı, kaban’ı k ile yazdırıp halletmeyi düşünebilirlerdi. Hattâ’yı telefon hattından, hâlâ’yı babanın kızkardeşinden ayırt etmek için, Kâhta için şapkayı görünür yere koyar, zırt pırt kilere kaldırmazlardı. O şapkanın dört harflik tek kelimede dahi iki ayrı kullanımını barındırabilen bir dilden bahsediyoruz: Mana nedir? Yoksa mânâ mı? “Dahi anlamındaki de” niçin bitmeyen sancımızdır? Daahii diye okuduğun şey, mucit, sanatçı falan olmasın? O dâhi, beriki dahi olmasın? Türkçe’nin yazıldığı gibi okunduğunu da kim söylemiş?

Onyılların gazetecilik ve dil-ifade tecübesiyle Hakkı Devrim’in konuştuğumuz-yazdığımız (“okuduğumuz”u eklemiyorum, nasılsa pek okumuyoruz) dili başlıbaşına konu ederek sahne alışı, yine tarihin azizliği olarak,“konuşan Türkiye” furyasının peşisıra gelmişti. 1980’lerde, 12 Eylül karanlığı orasından burasından aralanır, özel radyo ve televizyonlar hayatımıza -ekskavatör, silindir ve hafriyat kamyonu bileşimi dev araçlarla- girerken, darbe zamanının susturulmuş toplumuna nazire, “konuşan Türkiye” sloganlaştırılmıştı. 

Ve fakat “Türkiye”, konuşmaya başladığında, ne söylediği kadar nasıl söylediği de, memleket konuşsun diye ömrünü tüketmiş pek çok insanda “acaba konuşmasa daha mı iyi olacak?” şüphesi yarattı. Okulda besin değeri yüksek herhangi bir dil gıdası almamış, zevki, duyusu, duygusu hikâyeyle, romanla gelişmemiş insanların yüz kadar kelimeyle her işlerini görebildiği bir DJ’ler -bilahare VJ’ler-, köşeyazarları, mazallah yazarlar âlemi çıktı, “konuşan Türkiye”.

Ve şimdi SMS, sosyal medya, dolayısıyla “yazan Türkiye” sahnede. Bir millete en beceremediği işin yaptırılması ne büyük zulümdür, aslına bakarsanız! (Âlem demişken, hayvanların âlemi var, minarenin alemi.)

 

“Muhattap” diye bir kelime yok, “muhatap” o

Türkçe dili, yeryüzünde en çok hırpalanmış, kullanımı serbest olmasına rağmen en fazla kısıtlama konmuş dildir muhtemelen. Nitekim 1980’lerden sonra küreselleşme, müthiş hızlı bir teknolojik dönüşüm eşliğinde “yerel” damgası taşıyan her şeyi yıkıp geçtiğinde, Türkçe’nin ne kadar entipüften bir yapıya mahkûm edilmiş olduğu görüldü. Bilgisayar âlemindeki Türkçe terimler, arkasından şaşkın şaşkın bakan “Kurum” yetkililerinin şapkalarını da önüne katıp sürükleyen rüzgârın etrafa saçtığı çöplere benziyor. Tesadüfî, alelacele bulup buluşturulmuş, çirkin... Çünkü hazırlık yoktu, hazır olmayı sağlayacak malzeme yoktu. Sağlıklı çalışma da olmadı.

Çünkü “yeni dil”, dil olarak kulanılsın diye oluşturulmadı. Kimlik belirtsin diye oluşturuldu. Bu ülkedeki hemen her şey gibi. Şapka koyuyorsan gerici, kaldırıyorsan ilerici oldun. İmkân diyorsan sağcı, olanak diyorsan solcu sayıldın.

Dile karşı meraksızlık, özensizlik, giderek hadsizlik, acımasızlık halini aldı. Bugüne kadarki hoyratlığın üzerine şimdi de toplumun kültürel gelişimine, dile zerre katkısı olmayacak bir başka kılıf geçirilmeye çalışılıyor; yalandan. Bir başka yalandan. Kelimelerin son hecelerini uzatınca Allah’a yaklaşılmadığına, yerli yersiz melodili telaffuzlarla, Arapça bildiğini belirtir gırtlak hareketleriyle konuşunca dilin zenginleşmediğine uyanıldığında, birkaç kuşak daha kendi diline dair cehaletle “donatılmış” olacak.

“Dil birliği” milleti millet yapan aslî unsurlardansa ve bunu ilk sıraya koyanlar nüfusun yüzde onu bile değilse, millet-i hakimenin kendisi hakkında atıp tutarken temkinli olması beklenir. Lâkin olmayacaktır. Günümüzde yetişkin bir milliyetçi-muhafazakâr, iki yüz kelimeyle işini haydi haydi görebilir. Bunların da, “terör-terörist” gibi bir kısmı Türkçe değildir. İki y’yi dört taneymiş gibi telaffuz ederek söylemek imkânsızdır.

Kaynak: http://m.t24.com.tr/haber/umit-kivanc-hakki-devrim-feci-hale-getirilen-turkceyi-korumaya-calisiyordu-egiticiydi-yararlaniyorduk,345818

HABERLER&DUYURULAR

PAYLAŞILAN DOSYALAR

ÜYESİ OLDUĞUMUZ PLATFORM

DESTEK İÇİN