MEDENİ HUKUK'TAN.

 Meclis’e verilen değişiklik tasarısı onay görür; nikah yetkisi muhtar ve müftülere de verilirse ne olur?!..

Önceki sistemin (resmi nikah) zaman içinde ortadan kalkması için atılan bir adımdır bu.

 Ve sadece evlenme biçiminin dönüşümü anlamına gelmez; evlenme ehliyetine haiz olma denetimini ortadan kaldırarak, çocuk yaşta kızların evlendirilmesini kolaylaştırır; çocuk gelin dramlarını çoğaltır.

Başka vahim bir sonuç; çok eşliliğin önü açılmış olur.

Ama hepsinden önemlisi Medeni  Kanun’un kadınlar için getirdiği haklar alanının boşaltılması yolunu açacak, evlendirme yetkisi verilene zaman içinde boşama yetkisi de verilebilecektir. Bu yasa teklifi kadının hakları ve toplumsal yaşamdaki yerinin, hukuk karşısındaki konumunun yeniden tanımlanmasıdır. Haklar alanındaki kazanımlarda  gerileme ve kadın erkek eşitsizliği üzerine inşa edilen bir toplum modeline geçiştir.  

Resmi  nikah ile evlenme konusunda toplumun genelinin bir sorunu yokken,  (şimdilik) köy muhtarları dahil edilerek, müftüleri yetkili kılmanın sebebi; toplum yaşantısını düzenlemede dini kuralları esas alan bir sistemin inşa sürecinden geçiyor olmamızdır.  Laik sistem, dolayısı ile Cumhuriyet kazanımlarının kemirilmesi sürecinden oyulması dönemine geçilmektedir. Devletin dine dayandırılmasında önemli bir adım atılmaktadır.

1926’da İsviçre’den alınarak uygulanmaya başlanan Medeni Kanun; Türk kadınının toplum yaşantısında erkeklerle eşit birey olmasının yolunu açmıştır. Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biridir.  Hukuk devleti olmanın önemli adımlarından biri diyebiliriz. Kadın erkek demeden tüm yurttaşlara hak ve özgürlükleri tanıyan ve bunun kullanılmasını hukuk ile güvence altına alan anlayışa geçişte çok önemli bir adımdır.  

Bu konuyu, son on yıl içinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1000’in üzerinde imam hatip lisesi açtığı ve imam hatip lisesi açmak için 50 bin nüfus koşulu yerine, yerleşim birimi merkez nüfusunun  5 bin, birimin mahalle ve köyleri ile  en az 10 bin olması kararına ilişkin haber  ile ilişkilendirirsek, eğitimin dayandırılacağı temeller daha netleşecektir. Aynı haberde(*) yer alan fen liseleri kontenjanının ildeki 8. sınıf öğrenci sayısının yüzde 5’i ile sınırlandırılması eğitimdeki tercihin ibresi hakkında daha açıklayıcı olacaktır.  Orta öğrenimdeki öğrencilerin yüzde 6,5 gibi bir oranla fen lisesine gittiği gerçeği de gelecekteki Türkiye tasarımı hakkında önemli bir ip ucudur. “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir, fendir” diyen Atatürk’ün tersine bir tasarım!…

Elbette toplumun değişik katmanlarından bu yasa tasarısına ilişkin tepkiler gelecektir. En başta kadın örgütlerinden.  Çoğunluğunu iktidar partisinin oluşturduğu, işleyiş biçimi ile fiili tek parti yönetimi anlayışına oturmuş, parlamenter sistemin yerine başkancı sistemi inşa ederken, parlamenter sistemin dayandığı laik kurumları hedef alan, yerine, dini kurum, kural ve kişileri ikame eden Türkiye görüntüsünde, bu seslerin ne derece dikkate alınacağı önemli bir sorun. Meclis içine sıkıştırılan muhalefetin sesini kesmek için, “sessiz anayasa” diye bilinen ve demokratik rejimin güvencesi olan Meclis iç tüzüğündeki değişikliklerin gündeme geldiği bir süreçten geçiyorken üstelik.

Tek parti devleti böyle bir şey!… İtiraz edebilme özgürlüğü, (şimdilik) önceki dönemin uzantısı olarak var. Ancak, “kırılma noktası” olarak işaret edilen 2019’da tek partili düzen tek kişinin şahsı ile dolaysız biçimde özdeşleşince, bu itirazlara da tahammül olmayacak.

Türkiye yönetimi, otoriter biçimden totaliter biçime doğru evrilirken, “-mış gibi” muhalefete biçim ve ayar verilerek, Cumhuriyet’in temel nitelikleri gözümüzün önünde dönüştürülüyor.  Bu dönüşümün sonuçları hepimizle ilgili. Bu yüzden, medeni durumun müftüler aracılığı ile hukuk sisteminin dışında bir alanda biçimlendirilmesini sadece kadın kazanımları açısından sorun olarak görmek yanlış olur.

Tepkilerin sadece kadın örgütleri ile sınırlı kalmaması, hukuk otoriteleri başta olmak üzere tüm kurumların bu yasa teklifine tepkisini ortaya koyması gerekiyor. İktidar kanadının kadın vekillerine  bugün değiştirilmesine aracılık ettikleri laik sistemin kendilerine sağladığı haklar sayesinde mecliste olduklarını anımsatmak da buna dahil.

Türkiye’de laik Cumhuriyetle hesaplaşan iktidarının girişimleri ve parlamenter sistemden uzaklaştı(rıldı)kça güç yitiren devlet algısının çoğaltılışı, diğer devletlerin Türkiye üzerinden düş ve beklentilerinin sınırlarını genişletiyor. Öncelikle, Türkiye’nin en önemli sorununun coğrafyadaki gücünü korumak olduğunu görmeliyiz. Bu güç; Sevr ile kuşatılarak tarihe gömülen Osmanlı’dan değil, Lozan’la güçlenerek inşa edilen  ve parlamenter rejimin hukukla sağlamlaştırıldığı Cumhuriyet rejiminden geliyor. Başka deyişle; Osmanlı geçmişini reddetmeden kurduğumuz Cumhuriyet rejimi bizi coğrafyada güçlü bir ülke yapmıştı. Şimdi giderek güç yitiren ve ilişkileri kopma noktasına getiren görünümümüz, Cumhuriyet’le hesaplaşmadan kaynaklı iç zayıflıkla ilgili. Enerjisini, kendisine muhalefet edenleri tasfiye etmeye harcayan bir iktidar anlayışı ile mi mücadele edeceğiz etrafımızda giderek cendereye dönüşen kuşatma ile?!…

Hiç kimsenin kendi yerini korumaktan bakamayacağı bir eşiğe geldik. 2019’a kodlanan “kırılma” denilen nokta, devlet olarak bizi daha güçlü yapamaz. Kırılma; ayrışma ve bozulma gibi zayıflığı anlatan bir kelime. Geleceğimizi kırılma üzerinden mi inşa etmek isteyen anlayışa teslim olarak mı güçlü olacağız? Bu şifreli konuşmalar kimlere mesaj?!…

Daha fazla kırılmayalım, ayrışmayalım, bozulmayalım ve bir an önce toparlanalım diyen herkes, mecliste gündeme gelen tasarıya itiraz etmeli. Güçlü bir siyasal muhalefet isteniyorsa, arkasında güçlü bir toplumsal muhalefet desteği olması gerekiyor.  Ülke olarak toparlanalım istiyorsak, toplum olarak toparlanmalı, siyaset ve siyasetçiye teslim olma kolaycılığından çıkmalıyız. Siyasetçinin içimizden çıkarılma sebebi, iktidarın güçlendirilmesi değil, gücünün kontrol edilebilmesi içindir. Seçim, yurttaş elinde bir kontrol aracı olmaktan çıkmışsa, iktidarın sopasına dönüşür.

Hiç de masum bir yasa teklifi değil bu!… Medeni hukuk alanının dışına müftü ile çıkıyorsak, müftünün temsil ettiği din alanına girmiş ve hukuku meclis aracılığı ile yok edip, yerine yasanın gücü ile dini ikame ederek toplumu değil, iktidarı güçlendirmiş oluyoruz.  Laik sistem ve kurumları ile aramızdaki mesafe genişledikçe totaliter din devletine yakınlaşıyoruz. Hukuk devletinden kaçış giderek hız kazanıyor.

Anayasanın 174. Maddesine de aykırı bir düzenleme olduğundan anayasaya da aykırılığı söz konusu olan bir yasa hükmü ile karşı karşıyayız. Kendi işine geldiğinde iktidarın sığındığı bir direktif belgesi niteliğine indirgenen anayasalı ama anayasal olmayan sürece bakınca; geldiğimiz noktada rejimi anayasa içinde ne kadar tutabildiğimizin, hukukçularımızın anayasanın üstünlüğüne mi; üstünlerin yasasına mı tabi olduklarının sınavı olacak. Hukukçusundan bilim insanına, siyasal muhalefetten toplumsal muhalefete hep birlikte bir sınavdan geçeceğiz. Yasa kalkanında ilerleyen iktidarı durduracak bir güç ortaya konulabilecek mi? Özellikle kadın sözcüğü geçtiğinde demokrat görünmek için söylemde öne atılanları izleyeceğiz!…

Medeni hukuk’tan…… Noktalar ile bıraktığımız boşluğa toplumu daha güçlü kılacak bir düzen gelmeyecek. İslam coğrafyasına bir bakmak yeterli. Neden o coğrafyanın en güçlü ülkesi Türkiye idi? Neden coğrafyamız ülkelerine yeni biçim vermek isteyenler Türkiye’nin rejimini İslamlaştırmayı seçtiler? Üzerinde düşünmemiz gereken bu çok önemli başlıklar gündemle açılan gedikler içinde kaybolup gidiyor. Fena halde güç yitiriyoruz. Aklı geçtim, biraz olsun sağduyumuz kaldı ise, “Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda Değişiklik” adı altında sunulan bu yasa tasarısı meclisten geçmez.




Kaynak: http://www.izmirport.com.tr/yazarlar/medeni-hukuktan.html

HABERLER&DUYURULAR

PAYLAŞILAN DOSYALAR

ÜYESİ OLDUĞUMUZ PLATFORM

DESTEK İÇİN