Canan Güllü yazdı: Mücadele Kazandırır!

 

Siyasetin toplum mühendisliğinde en başarılı olduğu alan kadın ve dindir diye düşünenlerdenim. Şöyle 15 yıl geriye baktığımda net görebildiklerim üzerinden bu kanım. Kadın hareketi olarak mücadele etmek zorunda kaldığımız başlıkları alt alta yazdığımızda ve bu başlıkları ülkenin dışından biri okuduğunda eminim aynı kanaate varacaktır.
Kısaca hatırlarsak; kürtaj yasağı, doğum sayısı ve doğum şekli gibi müdahaleler, TBMM’de kurulan kısa adı boşanma komisyonu raporu, Meclise erken evlikleri legalleştirecek tecavüz edenin tecavüz ettiği ile evlenmiş olması halinde cezasının kaldırılması için Tecavüz Önergesi verilmesi, müftüye nikah yetkisi verilmesi, Anayasa mahkemesinin dini nikahtan önce resmi nikah aranması şartının kaldırması kararı, Meclise sunulan cinsel istismarda yaş sınırının 15’ten 12’ye çekilmesi tasarısı, artan çocuk istismarına karşı idam ve kastrasyon gibi önleme yerine sonuç odaklı çözümler getirilmesi gibi…
1986 yılında CEDAW (BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılık Sözleşmesi) TBMM tarafından onaylandığında değişim rüzgârları kadınların insan hakları yönündeydi. Bu rüzgârla ve zorlu mücadelelerden sonra 2002’de Medeni Kanun ve 2005 yılında yürürlüğe giren Ceza Kanununu kadına yönelik ayrımcılığı bünyesinde bulunduran maddelerinden arındırabilmiştik. Üstelik mal paylaşım rejimi gibi yeni ve önemli bir kazanımımız olmuştu.
CEDAW Sözleşmesine göre kadınların sağlığa, eğitime ulaşması ve hukukta, istihdamda, karar mekanizmalarında yer alma gibi haklardan yararlanması amacı en temel özgürlüklerdi. Bu konudaki yasal dönüşüm sağlanmıştı, mücadeleye değmişti.
CEDAW Sözleşmesinin hemen arkasından Türkiye Cumhuriyeti yine BM Genel Kurulunun aldığı bir karara imza atmış ve Çocuk Hakları Sözleşmesini 2 Ekim 1995’te uygulamaya başlamıştı.
Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır. Sözleşmenin bu cümlesi üzerine yazımı geliştirmek istiyorum.
Şu ana kadar yazdıklarım aslında çağdaş bir ülkenin izlediği yolun yansımalarıdır. Bu imzalardan sonra yapılması gereken en önemli konu zihinsel dönüşümün sağlanması olmalıdır. Oysaki aslında yıllardır bu dönüşüm konusunda hiç de emek verilmediğini ve tabir yerindeyse dostlar alışverişte görsün mantığının işlediğine tanıklık ediyoruz.
2008-2018 yılları arasında Kadın STK olarak belirlediğimiz rakama göre 2227 kadın cinayeti işlenmiş. Cinayetlere baktığımızda faillerin eski koca, eski sevgili, flört, dini nikâhlı kişiler olduğunu anlıyoruz. Başlarındaki eski kelimesi ve ikili ilişkiye yeni yelken açanlar için de aynı tanımlama geçerli: biat etmeme.
Yani erkeklik konusundaki toplumun yükselttiği duyguya kadın olarak karşı çıkma eyleminin bizi götürdüğü son; ölüm.
İşte bizim asıl meselemiz burada başlıyor. Bu duyguyu pompalayan düşüncenin toplumda zihinsel dönüşümü sağlayacak toplumsal cinsiyet eşitliğine gidecek sürecin başlatılıp desteklenmesi gerekiyor.
2017 Dünya Ekonomik raporu bizim ülkemizi 141 ülke arasında cinsiyet eşitsizliği açısından 131. sırada görüyor. Kimilerinin canım ne olacak münferit bazı kadın cinayetleri var onun dışında her şey yolunda diyerek önemsememesi ve yasal uygulamaların eksikliği karşısındaki sessizliğin getirdiği son liman olan çocuk istismarlarındayız artık.
Çok dile getirdik aslında halının altına süpürmekle, kıyamete doğru yol alındığını, gidişatın canımızı çok acıtacağını ama nafile. Havanda su dövmenin dışında alınan önlem göremiyoruz. Üstelik ensest konusunda yaptığımız çalışmalardan yakın tanıklık ettiğimiz cinsel istismar konusu medyada yazan bazı yazarlar tarafından da mesnetsiz görülmüştü.
Acil yardım hattımıza gelen çağrıları analiz ettiğimizde de kadına tecavüz ve çocuklara cinsel istismarın arttığını dile getirmeye devam ettik. Destek olduğumuz Manavgat ilçesindeki bir istismar (ensest) ve aynı zamanlı Adana’da 4 yaşındaki çocuğa cinsel saldırı girişimi görsel, yazılı ve sosyal medyada infial yarattı. İşte tam bu günlerde sayın Cumhurbaşkanına duyarsız kalınmaması için yazdığımız mektup Bakanlar Kurulunun 6 bakanından oluşan koordinasyon kurulunun kurulması ile cevaplanmış oldu. Açıkçası beklentimiz büyüktü. Masanın etrafında oturan bakanlar yaşadığımız bu sorunların çözümünde ilk söz sahibi olanlardı. Düşününce bile heyecanlandık her şeye rağmen umutsuzluğumuzu göz ardı ederek. Biliyorduk ki son yıllarda STK işbirliğine yanaşmayan kendi gongo derneklerini oluşturan bir iktidar vardı. Oysaki bizim çalışma alanlarımız hep deklere ettiğimiz üzere siyaset üstüydü. Şiddetin, istismarın, tecavüzün siyasi kimliği olmazdı. Olmamalıydı. Yine de bekledik ama daha kuruluşunun 12. saatinde ağırlaştırılmış ceza olarak karşımıza kastrasyon ve idam çıktı. Çözüme odaklanması, önlemeye yönelik tedbirler alması gerekenler uluslararası sözleşmelere aykırı davranarak teşhis ve eylemle konuyu kapatmış ve en önemlisi cinsel istismarda yaş sınırını (TCK Madde 103) yapılandırırken çizdiği çizgiyi kalınlaştırarak 12 yaş alt ve üst sınırı getirmişti.
Oysaki 1995’te BM Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalarken 18 yaş altı çocuktur beyanının kabul ettiği ve yine Avrupa Konseyinin kurucusu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 13 numaralı protokolü ile barış zamanlarında idamı yasaklamış olmasına rağmen dillendirmekten çekinmemiştir. Dağ fare doğurmuştur yine. Ancak sokaktaki vatandaş yüreğindeki acıyı dindirmenin derdi ile idamın yağlı urganına sıkıca sarılarak ses vermeye başlamıştır.

Birey kızgınlıkla idam isteyebilir ancak devletler çağdaş yaşam ve insan haklarına saygılı olmak zorundadır. Hele imzalamış olduğu uluslar arası sözleşmeleri varsa bu konuları dillendirerek uluslararası iş birliklerinde güven sarsıcı durumlara düşmemelidir. Bu durum ülke ekonomisini de yakından ilgilendiren bir konudur.
TBMM’ye sevk edilen yasa tasarısı üzerine muhalefet partilerinin de söylem geliştirmedeki yetersizlikleri göz ardı edilmemelidir. Ben şahıs olarak TBMM’ye girişi yasaklı olan biri olarak sürece dışarıdan katılımcı oldum. Bu taslağın yanlışlığını anlatmaya ve geri dönülmez yola gireceğimizi anlattım.
Seçim kararı alınması ve TBMM’nin kapanması bu tasarıyı kadük haline getirdi. Bu konu kapanmış değildi, mücadele aslında seçim sonrası oluşacak hükümetin ilk eylem planı olarak yer almaya devam ediyordu.
Cinsel istismar/tecavüz biliyoruz ki toplumun erkeklik kültürüyle ilgili bir sonuçtur. Dolayısıyla bu bir şiddettir. Kadın erkek eşitsizliğinin, erkek egemen toplumun yansımasıdır. Öyleyse bu sistemi eğitimle dönüştürebilecek mekanizmaları ihdas etmek gerekmektedir. Yani MEB müfredatına ders olarak toplumsal cinsiyet eşitliği dersini koymak, Çocuk Bakanlığı ve çocuklar için acil yardım hattı kurmak ilk işi olmalıdır. Ceza yasalarımızdaki eksiklikleri gidermek, uygulamadan kaynaklanan sorunlar için ihtisas mahkemeleri kurmak, rehabilitasyonu önemseyerek mağdur ve suçlu için tam kapasite çalışacak merkezler açmak, üniversitelerimizden sosyal hizmet alanında daha çok mezun yetiştirebilmek çabasını ortaya koymak gerekir. Hukuk ve ceza sistemi ile koruyucu ve önleyici tedbirleri terazinin kefelerine doğru yerleştirmek gerekmektedir.
Peki, karar vericiler ne yapıyor? Kimyasal kastrasyon önerisini ortaya atıyor. Kimyasal kastrasyon yöntemi bir ceza değildir. Yani cinsel suçluya ya hapis cezası ya da kimyasal hadım uygulanmaz.
Sürecin gidişatını değiştirmedikçe ceza yerine uygulayamayacağımız kastrasyon, sonucu değiştirmeyecektir. Farz edelim ki uygulamaya başladık nasıl uygulanacak?
Önce faile hukuk yargılaması sonucu cezası verilecek bu kaçınılmaz ancak idamın ceza olarak yer aldığı vakalarda kaç hakim bu kararı alabilecek? Üstelik de yanılma payları ortadayken. Onu biraz sonraya bırakıp cezası idamdışı olan vakalar için ceza aldı varsayalım. Önce cezayı çekmeye başlayacak hükümlü, sonra ilerleyen dönemlerde rehabilitasyon aşamasında cezasını kimyasal kastrasyonla devam edebilmesi açısından adli tıp raporu ile, suçlunun bu hormonsal düzensizliğe sahip olduğunun kanıtlanması gerekir. Varsayımlara devam ederek raporda uygunluk oldu diyelim. Devletimizin önünde bir engel daha var. İmzalamış olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesi ile bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alınmış olduğu için suçlunun kabulü halinde kimyasal kastrasyon uygulanabiliriz ancak. Hükümlü de ben kabul etmiyorum dedi. Ne olacak? Neyi önledik biz şimdi. Başa dönersek çocuğa istismarını yaptı cezasını hukuksal çerçevede çekiyor, peki bizim meselemiz suça ceza vermek mi yoksa suçun olmamasını sağlamak mı?
Ayrıca yargının içinde bulunduğu bu hantal yapıda alan çalışanları olarak biliyoruz ki mağduriyetlerin %25’i ancak yargıya intikal ediyor. Geride kalan zaten yargı ile ilintili değilse kastrasyon ve idam yerine biz önlemeyi ve yargıya erişimi konuşmalıyız ivedilikle çünkü meselenin özü budur. Yeni mağdurlar yaratmamak için önlem alınacak, var olan hukuk düzeni ile kamu vicdanını rahatlatılacak ve yargı kararları almayı sağlayacak hukuk insanları yetiştirmemiz gerekir.
Son günlerde gündemde olan Polatlı ilçesinde cinsel istismar ve işkencenin birlikte olduğu suç konusu yargının önüne gelecek biliyoruz. Yasamızda ağırlaştırılmış müebbet var, indirim uygulanmadan ceza verilecek. Uzaktan görünen durum bu.
Ama hem kamuoyu ve yine devlet erkanı idam da idam diye tutturmuş su anki durumda. Peki idamı telaffuz edebilme yetkimiz var mı bizim önce ona bakalım. Ülkemizde bir 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Hiçbir ülkede yaşanmaması dileğimizi tekrarlayarak hatırlayalım. Darbenin sabahında yani 16 Temmuz günü Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı karşılayan topluluk idam isteriz demişti. Kim, nereden, nasıl, niye sorgusundan önce yine sonuca gitmiş ve suçluyu bulmadan ceza kesmiştik. Hukuk bu ülkede karar vermeden önce vatandaş kararını vermişti bile.
Oysaki dünyada barış zamanlarında idamı kaldıran ülkelerden biriydik biz. Bu konuda yukarıda da bahsettiğimiz gibi imza koyduğumuz bir protokol var. Hatırlanmasında fayda görüyorum. Birincisi Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkelerden 86’sının imzaladığı Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 2 numaralı protokolü, ikincisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 13 numaralı protokolü.
Türkiye’de idam cezası en son 1984’te infaz edildi. Ardından önce infazlar durduruldu, sonra barış döneminde idam cezası uygulaması kaldırıldı, son olarak ise savaş döneminde de bu uygulamanın terk edilmesi kabul edildi. Bugüne kadar AİHS protokolünden geri çekilen hiçbir ülke olmadı. Türkiye idamı yasaklamaya yönelik iki uluslararası anlaşmaya imza atmış durumda olduğuna göre nasıl yapacak?
Eğer idamı getirmekte kararlıysa hükümet. Anayasa’da uluslararası sözleşmeleri üstün tutan Anayasanın 90. Maddesini kaldırması gerekmekte.
Peki, 2002 yılında barış zamanında da idamı kaldırma kararı almış AKP bu kararı iptal ederek çağdaş dünyanın kazanımlarından vazgeçer mi? Vazgeçip otoriteleşme adına idamı topluma benimsetmek için istismarcılar kullanılır mı?
Bekleyip göreceğiz.
Peki, biz ne yapacağız bu süreçte diye sorarsanız, yanıtım kısa ve net; talebin yanlışlığını anlatmaya devam edeceğiz. Kadınların mücadelesi 1850’lerden beri devam ediyor. Biliyoruz ki; Mücadele kazandırır!

 

Kaynak: http://www.sosyalhukuk.org/2018/07/canan-gullu-yazdi-mucadele-kazandirir/

HABERLER&DUYURULAR

PAYLAŞILAN DOSYALAR

ÜYESİ OLDUĞUMUZ PLATFORM

DESTEK İÇİN