Yorulmadan Anlatmaya Devam Edeceğiz

 

Bir seçimden daha yeni çıkmanın ve 95 yıldır süren parlamenter sistemin sonlandırılarak, Türkiye modeli başkanlık sistemine geçişin yorgunluğu ve şaşkınlığı içindeyiz. En azından biz kadınlar böyle hissediyoruz.

Parlamenter sistemin vücut bulduğu Cumhuriyet biz kadınların yasal anlamda eşitlik sürecini başlatan kazanımların elde edildiği ilk ve büyük adımdır. Laiklik kavramının birey olma süreçlerini içinde barındıran kavramsal ideoloji şeklinde ele alındığı süreçlerde bile kadınların insan haklarının teklediğini düşündüğümüzde, mevcut süreç yüreğimizde bir korku oluşmaktadır.

Özellikle son 20 yılda kadınlar üzerinden işleyen siyaset çarklarının dinin içine evirdiği kadın ve çocukların “Güçlü Türkiye Güçlü Kadın” sloganıyla hane içinde güçlendirilen kadın modeline sürüklendiğine tanıklık ediyoruz. Oysaki bizim talebimiz toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamış bir Güçlü Türkiye modeli.

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2017 yılına ait Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 140 ülke arasında 131. Sırada yer almakta. Bu demek oluyor ki artan kadın cinayetleri, çocuk istismarı, tecavüz, taciz, iş yerinde mobbing, istihdamda ve karar mekanizmalarında kadınların yokluğunun, erken yaş evliliğinin bir açıklaması var. Tüm bu sonuçların ortak paydası aslında cinsiyet eşitsizliğini giderme noktasında yaşadığımız sorunlar.

Neydi toplumsal cinsiyet eşitliği sahiden? 2011 yılında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesi Tasarısı’nın TBMM görüşmelerinde genel kuruldaki bazı milletvekillerinin dile getirdiği gibi kadınların üçüncü bir cins olarak mı düşünülmesi gerekiyordu? Yoksa gerçekte tüm bireylerin yasalardan eşit şekilde yararlanması mıydı?

Öyleyse kısa bir tanımlama ile farklı cinsiyetlere sahip bireylerin eşit haklara sahip olması demektir diyelim ve yazmaya devam edelim.

Suçlu; toplumsal cinsiyet eşitsizliği. Peki, bu eşitsizliği giderme sorumluluğu kimin? Ne yapılıyor? Ne yapılmalı? Şuan içinde bulunduğumuz durum önleyici bir çözüm yaratıyor mu?

Bu gibi birçok soruyu arka arkaya yazarak sorgulamanızı istiyoruz sizlerden. Çünkü biz kadın meselesi üzerine çalışan STK’lar olarak, dünyada ve kendi coğrafyamızda bu soruların cevapları üzerinden taleplerimizi dillendiriyoruz. Eğer soruya verilen cevap sahada biz çalışmalar yürüten kuruluşların karşılaştıkları durumlara çözüm üretiyorsa yürütme doğru yolda. Yok, eğer çözüm üretilmiyor ve sorunlar devam ediyorsa, işte o zaman “yasama devreye girmeli” diyoruz. Lobicilik hareketleri üzerinden kanun önerileri ile çözüme ulaşılmasına emek harcıyoruz. Nüfusun yarısını oluşturan kadınların yaşam alanlarında hak kaybı olmasın diye.

Sizlerle paylaşmak istediğim iki konunun daha net anlaşılması açısından böyle uzun bir giriş yapmak zorundaydım:

1- Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçilmesi (her ne kadar cumhurbaşkanlığı seçimi yapmış olsak da),

2-Çalışma-Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı’nın ihdas edilmesi.

Seçimleri bireyin yurttaşlık görevini yerine getirmesi ve demokrasinin işlerliğinin bir sonucu olarak yapılan birlikte yaşam kurallarının uygulanmasını yürüteceklerin görev alması olarak değerlendiririm ben. Ancak biz bu kez cumhurbaşkanlığı seçimine giderken neyin değişeceğini, parlamenter sistemin neden kaldırılacağın hiç konuşmadık. Yaşanılan süreç vatandaşlar tarafından ancak 9 Temmuz 2018 akşamı seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın kabineyi açıkladığı toplantıyı izlerken anlaşıldı sanıyorum.

Cumhurbaşkanı çerçevesinde oluşan yönetim şekli ile yönetilecektik.

O gece Merkezi Yönetimin Kadın merkezli çalışmalardan daha da uzaklaşması demek olan, Aile Bakanlığı’nın Çalışma Bakanlığı ile birleştirilmesine tanık olduk.

2011 yılında 1990 yılında kurulmuş olan Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı kaldırılarak yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştu. Aslına bakarsanız o gün zaten kadın konusu ile araya bir mesafe koyulacağının işareti verilmişti. Bugün Çalışma Bakanlığı ile birleştirilme düşüncesi kadın konusunun tamamen görmezden gelinmesini sağlama amaçlı olduğu kanaatini uyandırmakta. Aslında Çalışma Hayatı ve Kadın Politikaları birbirini tamamlıyor gibi algılansa da her biri çok farklı alanlara hizmet ediyor. Öncelikle herkesin eşit olduğunu vasayan bir çalışma politikasının ve eşitsizliğin giderilme çalışmalarının aynı çatı altında yapılmasını aklım almıyor.

Adından Kadın çıkarılıp Aile Bakanlığı olduktan sonra kadın sorunları, şiddet, taciz istismar konularında da bir araştırması yoktur eski Aile Bakanlığı’nın.  Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri’nin (ŞÖNİM) tam kapasite çalışması sağlanamamıştır. Uzman personel yerine yatay geçişle personel atamaları ile Bakanlık siyasi bir propaganda merkezi haline dönüştürülmüş, dolayısıyla hizmet bekleyen sorunlar ve bu sorunların toplumsal etkileri büyümüştür.

İcracı Bakanlık olması sıfatıyla maddi kaynakları çoğalmış ancak bu kaynaklar sosyal yardım olarak kadınlarla cüzi rakamlarla dağıtılarak vatandaş memnuniyetinin devlet kesesinden siyasi yansımaya dönüşmesi amaçlanmıştır. Aslında geçmiş hali ile adında “Kadın” olmayan bir Bakanlık olarak “mış” gibi yapmaya çalışıyorken, Çağdaşlığın işareti adı sadece “KADIN” olan bir Bakanlığı yeniden ihdas etmekten geçtiğini, hatta yanına Eşitlik ve Çocuk Bakanlığı da eklemek gerektiğini söylememize rağmen Çalışma Bakanlığı ile birleştirmek konuyu daha da değersiz görmenin yansıması olarak tarihte yerini almıştır.

Finlandiya, İsveç, Hollanda, Fransa ve Norveç’te bahsettiğimiz sorunların giderilmesi adına kurulmuş, eşitlikten sorumlu bakanlıklar bulunuyor.

Daha geçtiğimiz aylarda İspanya’da kurulan kabine, biri başbakan yardımcısı olmak üzere 11 kadın bakandan oluşuyor ve eşitlikten yana tavır alındığının göstergesi ve yansıması olarak karşımızda duruyor.

Peki, bakanlıkların birleştirilmesi kararı alınırken kimler masanın etrafına fikirleri alınmak üzere çağrılmışlardır? Hükümetten bağımsız faaliyet yürüten ve sivil toplum alanında siyaset üstü çalışmalar yapan kurum ve kişilerin bilgisine ulaşmak neden düşünülmemiştir?

Burada Başkanlık sistemi karşımıza çıkıyor. Yeri gelmişken bizde ihdas edilen başkanlık sistemi uygulaması dünyanın hiçbir yerinde yok, bunu da belirtmek gerekiyor. Başkanlık sistemi mevcut anayasamızda, bakanlar kurulunca kullanılan tümyetkilerin artık tek başına Cumhurbaşkanı tarafından kullanılması, TBMM’ye ait olan birçok yetkinin Cumhurbaşkanı’na devredilmesi anlamına geliyor. Bunlardan en önemlisi, bütçe yapma yetkisi artık Cumhurbaşkanı’nda ve bunu onaylamayan meclisin kararı yaptırım içermeyecek. Denge ve denetim mekanizması işlemeyecek. Atamalarda karar yetkisinden kurumların kurulup kaldırılmasına kadar her şeye bir kişinin karar verdiği süreç bu yeni başlangıç.

Hemen bazılarının ABD örneğini verdiğini duyar gibiyim. Güçlü ülkeler başkanlık sitemi ile yönetilir diye düşünülüyor. Arkasına parlamenter sistemin gücünü alan bir başkanlık sistemini kim istemez. Ama son yıllarda kendi uzmanlık alanımız olduğu için yakın tanıklığımızla kendi doğum şeklimizden çocuk sayımıza kadar fikir beyan eden siyasal erkin şimdi tüm açılardan tek yetkiye hakim olması korkutuyor beni. Bu korkuyu bilimle deneyimle iş birliği ile doğru yöne akredite etmek ve yanlış kararların kabulü ile doğruya, eskiye dönülmesinde bir beis görülmemesi temennimiz.

Kadınlar için zor bir süreç olacak, birlikte yaşayacağız. Her zaman olduğu üzere eleştirilerimizi tabii ki dile getireceğiz. “Non Governmental” kuruluşlar olarak çalışmalarımız devam edecek.

Bizler 9 Temmuz 2018 akşamı kabine açıklanırken kadın bakan sayısının iki olması neticesinde eşitlikten uzaklaşıldığına, bakanlıkların birleştirilmesi ile kadın sorununun üzerine atılan çizgiye ve parlamenter sistemden uzaklaşılmasına tanık olduk.

Söyleyecek sözümüz çok, dinleyen yok ama anlatmaya devam edeceğiz.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu/TKDF Başkanı Canan Güllü tarafından kaleme alınmıştır.

 

 

Kaynak: http://esitlikadaletkadin.org/yorulmadan-anlatmaya-devam-edecegiz/

HABERLER&DUYURULAR

PAYLAŞILAN DOSYALAR

ÜYESİ OLDUĞUMUZ PLATFORM

DESTEK İÇİN